Cemal Süreya
1931-1990
Hayallerimin ilk başladığı yerdeydim, çocukluğuma gittim. Elimde bir Dostoyevski, daha ortaokul çağlarındayım. Dostoyevski hüznün babasıdır. Bu geceye bir merhaba bırakalım, bu geceye de, buna da. Özlemişim epey. Merhaba diyorum sevgili sabah, bugün acı çektirmek için ne kadar müsaitsin? Ne kadar hazırım buna? Ellerimden aşağı kaynar sular dökülüyor, bileklerimden aşağısı yok, epey kâğıtlara dokunamıyorum. Çocukluğumu sevmeye altı yaşında başladım, tam bir ay sürdü bu. Okuldan dönüyorum, sırt çantamda birkaç kitap, ama elimde hâlâ o beyaz köpükler, duvara sürtüyorum, kar yağıyor memlekete. Nereden bilebilir ki bir çocuk, kendi elleriyle yarattığın o mutluluğun bir çığ gibi altında kalacağını? Henüz o yaşta üstelik. Ömrüm böyle geçiyor, toparlanamıyorum. Toparlanmam zaman alıyor her zaman. Dostlarım bıraktığım yerde değiller, sevdiklerim de öyle, annem başta olmak üzere. Sürgün yiyoruz, birileri gideceksiniz bu topraklardan diyor, ama nereye? Gidiyoruz, bilmediğimiz onca şehirlere, onca yol kat ediyoruz. Yine bilmediğimiz hüzünlere, yine bilmediğimiz kederlere. Merhaba ey keder. Bugün acı çektirmek için ne kadar müsaitsin? Cebimde bir defterim var, bir şeyler karalıyorum. Güvercin kanatlarından sayfalar dolduruyorum kendime; öyle naif, öyle gökyüzünde olsam anlamlı, yere düştüğümde çaresiz. Altı yaşımdan gelme bir hüzün, yalnızlık boylu boyunca.
“Annem çok küçükken öldü. Beni öp, sonra doğur beni.”
Çocuklar annelerinin yüzlerini unutuyor, hüzünler böyle başlıyor. İstanbul-Bilecik arası kederler dokuyorum son sayfalara. Kalemim de ne kalemmiş, mürekkep bitmek bilmiyor. Çocukluğuma gittim. Elimde bir Dostoyevski. Huzursuzum. Şiirler içinde yüzüyorum. Bir çocuk nereden bilebilir kendi elleriyle yarattığı hüznün içinde bulacağını kendini. Elimde köpükler de yok üstelik. Ellerimde ellerin, ellerine dokunmak senin, bir hayaldi. Ama öylece Beyoğlu’ndayız, Çiçek Pasajı dahil. Şemsiye taşıyor insanlar, ama yalnızlıktan değil. Ben şemsiyeyi açtım mı, yalnızlıktan korkuyorum. Merhaba diyorum yağmur, bugün hüzün için pek müsaidiz.
“Bütün kara parçalarında,
Afrika dahil.”

Seniha, aynadaki yüzümsün. Birbirimizi çirkin, kavgacı, çekilmez birilerine dönüştürdük ve zamanla aşkı sildik yüzlerimizden. Gülümsemeyi kirlettik ve gözlerdeki ışıkları söndürdük. Birbirimize bakınca karanlığız hatta göremeyecek kadar iflah olmaz iki kör. Karşımda dururken ruhum sana kör ama gözlerim oldukça keskin maalesef seni görüyorum. Sen neysen ben o oluyorum ve ben neysem sen de osun. Gözlerime seni görmeyi, senden yansıyan kirli beni görmeyi yasaklıyorum. Seni bir daha görmeyeceğim.
Cemal Süreya, evin salonundaki kanepede yığılmış ellerinin üzerindeki kan lekelerine bakarak Seniha Hanım’ın usul usul ağlama seslerini dinliyordu. Birbirlerinden uzaklaşan kalplerin arasındaki mesafeyi kapatmanın bir yolu kalmamıştı artık. Seniha yeni bir kıskançlık krizi ardından maalesef Cemal Süreya’nın heyecanla beklediği ilk kitabı “Üvercinka” nın baskılarını bir bir yırtarak misafirlerin yanında sobanın içine tıkıştırmış, yakmıştı. Hatta hızını alamamış, farkında olmadan kendisinin çeviri yaptığı Fransızca el yazması kitapları da sobaya atmıştı.
Cemal Süreya evdeki misafirlere rezil olmuş olmaktan çok, kızının içini çekerek ağlamasından dolayı hicap duyuyor, ayrıca emeğinin sobanın içinde yok oluşunu izlerken Seniha Hanım ve kendisi için yolun sonuna geldikleri hususunda bir karara varıyordu.
Bu kararın bedeli ağır oldu. Cemal Süreya, Seniha Hanım’ın dişlerini dökecek kadar hiddetli bir yumruk darbesiyle, uzun yılların içinde büyütülmüş bir aşkı yok ediyordu. Karısını feci halde dövdü. Bu kavganın sonunda kendinden utandı. Birkaç saat düşündükten hemen sonra evin içindeki sessizlik sağlanınca utançla bir zayıflık daha göstererek bileklerini kesmek suretiyle intihar etti ancak henüz sonlanma tarihi gelmediği için eşinin fark etmesi sonucu hayatı tehlikeyi atlattı.
Yaşanan kanlı gece, Seniha Hanım ve Cemal Süreya’nın son kez evli olarak yaşadıkları geceydi.

Bir Cemal Süreya hikâyesi…“Mutlaka bir gün benim gibi bilinen yoldan çıkan, sürüye sırtını dönen, kendi yönüne uçan bir martı ile kanatlarımız kesişecek sonsuzlukta. Herkesin giyinik olduğu yerde çıplak gezecek kadar farklılık olmasa da, herkesin çıplak olduğu yerde, daha da çıplak ve yalın olduğum gerçeği ile fark yaratıyorum. İster bakıp anlamaya çalışırlar, ister utanır kaçışırlar. Bu onların tercihi. Benden bir tane daha değil, beni ben yapacak olanın tamamlayıcısıyım. Cana yakın, canı saran, can olan aşk, gel de tam olalım...”
Cemal Süreya, bir gece önce çağırdığı aşkın kapısının önünde olduğundan habersiz kalabalığın içinde hiçbir derdi yokmuş taklidi yapıyordu. Çocukken hiç canı yanmamış, hiç yanılmamış, pişman olmamış, ağlatılmamış, çile çekmemiş gibi mutlu görünüyordu. Ankara Sanatseverler Derneği’nin düzenlediği bir sanat gecesindeydi.
Bir grup insan her zaman olduğu gibi başına toplanmış, daima sürükleyen ve etkileyen konuşmalarını dinliyorlar.
Dernek salonunun içinde ufak kısık ses tonlarının içinde onca kalabalığa rağmen duyduğu iki kelimelik bir cümle ilgisini çekmişti ama konuşmasını kesmedi. Herkes fısıltıyla, “Tomris geldi,” diyordu.
Birkaç dakika sonra Tomris ve Ülkü Tamer, kalabalığın arasından selamlayarak geçtiler ve Cemal-Tomris tarihi çarpışma anı gerçekleşti. “Avuç içi kadar iri gözlüdür.” Cümlesiyle tanımladığı yakıcı, yıkıcı aşk darbesinin nişancısı Tomris, beyaz zarif elini uzattı ve Cemal’in iri avucunun içine yerleştirdi. Bu tanışma yıllar sonra Cemal ve Tomris’in ardından hayatta kalan Ülkü Tamer’in röportajında bahsedilecek çarpıcı bir anı olacaktı. Ülkü Tamer’in bu ikili için tek bir cümlesi vardı: “Ne bekliyordunuz ki? Cemal Süreya ile Tomris karşılaşacaklar ve aşk olacaktı. Bu kaçınılmaz sondu,” demişti.
Ülkü Tamer, Cemal Süreya ile Tomris’in ilk karşılaşmasında ilişkileri zedelenmiş olsa da Tomris’in kocası ve Cemal’in hayatı boyunca en yakın dostuydu. İkisinin birbirini aşk olarak seçmesinden dolayı onlara kırgın ve kızgın olmadı hiçbir zaman. Dostlukları hayatları boyunca sürdü. Peki, Tomris ve Cemal birbirlerini gördüklerinde neler hissettiler?
“Kendi kendime konuşmayı seviyorum. Senden bahsediyoruz şimdi. Gözüm gözüne değdiğinde kaçıyor, bakmıyor diyorum, sen görmüyorsun o ruhuyla bakıyor diyor. Hissetmeden dokunuyor, beni benden alıyor diyorum, hissettiğini hissettirmemek için kendini cezalandırıyor diyor. Nefesim o benim ama beni nefessiz bırakıyor diyorum, nefesinin nedeni ya, daha ne istiyorsun diyor. Sessizliğimle haykırışlarıma sağır, duymuyor diyorum, sus ve kabullen, o da kendi sessizliğinde esir çığlıklarını atıyor diyor. Susuyorum. Koluna asıldığın, yanında uyuduğun, göğsüne başını yasladığın, canımın diğer yarısı Tomris. Sen, eminim dün gece davet ettiğim aşk yolcusu ve ben bir gün sessizce sana kavuşmayı bekleyeceğim.” “Sen herkesin Cemal’i, diğer yarımın dostusun. Son durağa yaklaştığımız evlilik yolculuğuna giderken önüme aniden çıkan bir yolcusun. Geliyorsun. Gözlerim pırıldayıp, ellerim saçlarımı istiflemeye çalışınca anladım heyecanımı. Beklenmeyen yolcunun gelişi gibi şaşırtıcı karşılaşmamız. Aşk eşiğindeyiz hissediyorum. Ben Tomris’im. Aşkın yüzüne kapıyı kapatacak değilim. Özgür kimliğimle gelmem için beni bekle.