MCKINNER'IN GÜNLÜĞÜ | SAYFA 172Hikaye: 24/05/2019,
03:11Sene 1986, yaz günü hava sımsıcak. Texas'tayız tabii, en azından ailem öyle diyor. 4 kilo ağırlığında doğmuşum yerel hastanede. Kıpkırmızı, kol boyutunda bir şeyim tabii, herkes bana bakıp gülümsüyor. Annem, babam, hemşireler, doktor falan. Ya, hayatımı anlatmayı sevmem ama... bazen anlatma isteği duyuyor insan. Şu lanet yerde başka kimseyi de bulamıyorum senden başka, deri kaplı sevgili günlüğüm. E-h, devam. Annem hastanede, ben yanındaki beşikte üç gün kalıyoruz. Öyle rahatsız, tahta bir beşikti ki sırtım nasıl fıtık olmamış anlayamadım. Beşiği nerden göreceğimi soracak olursan, -tabii bu günlüğü okuduğunu biliyorum ismini vermek istemediğim kişi- babam bizim fotoğrafımızı çekince gördüm. Aile albümü saklıyorum. Annem, sarışın, güzel bir kadınmış. Babam ise yakışıklı(!), espritüel(!), kariyer sahibi(!), kaslı(ünlem ama yarıda.) biriymiş. DAHA DOĞRUSU KARİYER SAHİBİ BİR ÇİFTÇİ. Bizimkilerin tanışma hikayesi Hint pembe dizisi gibi, anlatmayı denesem yirmi yedi sayfa dolar daha yok mu derim. Bu yüzden direkt 10 yaşıma, yani '96 yılına gidiyorum. 96 yılında Texas'ta Saint Mark's School of Texas'ta okumaktaydım. Derslerim iyiydi, -özellikle matematik, ama şu an basit bir market hesabını bile zor yapıyorum.- bu sebeple öğretmenlerim beni sevip takdir ederdi. Eskiden kontak lensler falan yoktu, lenstir falan. Kahverengi, kırık Stenzel gözlüğümle dolaşıyordum. Ortası bantlı böyle. Fransızca eğitimi de veriliyordu, Fransızca'm hiç yoktur ama. Her neyse... lise bitti, üniversiteye geçtim. Üniversiteyi zaten nerede okuduğumu biliyorsunuz. Oxford Üniversitesi'nin Hukuk Fakültesi'nde. Eğitimim altı yıl sürmüş olsa da, sonunda diplomamı elime verip beni şutladılar. Şutladılar, evet! Çünkü Dekan benden nefret ederdi. Oğlunu geçtiğimden, sonra o Dekan'ı torpil yaptığından şutladılar ama BENİM ardımdan. Neyse ki hiçbir şekilde dokunulmadım. Heer neyse, yaklaşık altı sene daha Londra'da durup Doktora ve Yüksek Lisans yaptım. ABD'ye döndüğümde, kariyer sahibi çiftçi babam ölmüştü. Tanrı yanına almış, ben ne yapayım?
Ama annem dinlemiyordu tabii, oğlu yokken biricik kocasına bağlanmıştı ve onun ölümü onu çok sarsmıştı.. bende diyordum neden para gelmiyor bana? Part-Time olarak Londra'da çalışmak zorunda kalmıştım! Meğerse babam ölmüş. Neyse, annem delirince onu da sanatoryuma yatırdım ve ellerimi başımın arasına alarak düşünmeye başladım.
Tek bir soru vardı:"Eee, şimdi ne yapacaksın Kinner?"
Tabii ki tek bir şey olabilirdi. Baro! Teksas'taki bir Avukatlık Barosu'na başvurup yedi ay boyunca stajyer olarak getir-götür işleri yapıp, sürekli bozulan en eski model !SANSÜR! fotokopi makinesinin yağıyla ve mürekkebiyle savaştım. Sonunda, Baro elime avukatlık belgemi tutuşturdu.
Baro'da işler iki yıl boyunca iyi gitti. Sonunda bir müvekkil kafama zımbayı geçirince ayrıldım. Bana göre bir iş kalmamıştı artık derken BUM! AFGANİSTAN SAVAŞI PATLAK VERDİ, AMERİKA ÇIKARTMA YAPIYOR. ASKER ARANIYOR.
"Neden olmasın, Douggy?" diye geçirdim içimden ve başvurdum. Eğitim bitti, Afganistan'a çıkarıldık. İki yıl boyunca rahatsız çadırlarda yattım, yılanlarla boğuştum ve tankları patlatması için üstlerine bomba yapıştırılan çocukların cinayetini izledim. Nasıl mı döndüm? Yaralanarak. Sağ bacağımın aksadığını hiç sormadın, işte bu yüzden. Bir Taliban keskin nişancı mermisi diz kapağımı kırdı ve tam olarak tutmayan bir protez takıldı. Teksas'a dönünce "!SANSÜR!" diyerekten, evi satıp Los Santos'a yerleştim. Santos'ta iş imkanı çoktu(!), ama benim başvurabileceğim iş sayısı BİR HAYLİ azdı. !SANSÜR! Taliban nişancısı, hala lanet okuyorum sana, umarım çürümüşsündür! Neyse... bende asıl mesleğim olan avukatlığa dönerek Hükümet bünyesinde çalışan bir Kamu görevlisi olmaya karar verdim. Aslında baya akıl karı bir işti, çünkü orada yükselerek Eyalet Savcısı oldum. Beni sevmeyenler var tabii, onlara da görmeseler de buradan kucak dolusu sevgiler.