LOS SANTOS

İnsanlarla tanışın, hikayenizi yaşayın.

Etkileşim, eğlence ve daha fazlası burada.

🟆 Ryan Weavers -⋆- İs Dolu Bir Kravat

Başlatan Plaszow, 02 Eylül 2026, 23:42:54

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Oyuncu
Cinsiyet:

Erkek

Son Giriş: 08 Eylül 2026, 20:05
Toplam Oynama: 3 gün, 10 saat
Birlik: ****** ********** *********ion

RYAN WEAVERS
"Kravatlı bir ceset, is kokulu bir hafıza ve Los Santos'un yeni gölgesi."


Adı Soyadı: Ryan Weavers
Doğum Yeri: Clifton, New Jersey, ABD
Yaş / Doğum Tarihi: 30 (19 Nisan 1996)
Mesleği / Unvanı: Los Santos baro sınavına hazırlanıyor.

Fiziksel Özellikler: 1.87 boy, atletik yapılı ancak yorgun ve solgun bir ten rengi. Gözlerinin altında uykusuz gecelerin ve alkolün bıraktığı morluklar, parmak uçlarında ise o lanet kış gecesinden kalma hafif yanık izleri bulunur. Genellikle jilet gibi, koyu renk takım elbiseler giyer; boğazını sıkan kravatı ise geçmişinin ona vurduğu prangayı simgeler.


━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━

HİKAYE ÖZETİ (ARŞİV KAYITLARI):


Bölüm 1: Kravatlı Prangalar — Arthur Weavers'ın narsist gölgesinde ve Clifton'daki boğucu çocukluk yıllarının ardından, Ryan'ın hukuk fakültesindeki insanüstü çabası, ruhunu masaya gömerek mezun olması ve Weavers Lojistik'in başına geçip New Jersey'in zirvesine tırmanışı.

Bölüm 2: Camdan Şato — Şirketin eksi birinci katındaki arşivde İtalyan koordinatör Elena ile tanışması, beraber kurdukları izole dünya, İtalya tatili ve artan kurumsal baskıyla viski şişelerine sığınmaya başladığı o karanlık alkol sarmalı.

Ara Bölüm (Kaset 1): Zirvedeki Çatlaklar — Ryan'ın elinde viski bardağıyla kaydettiği ilk monolog; zirvede olmanın ama aslında babasının elinde bir kukla olmanın acı itirafı.

Bölüm 3: Küller ve Sirenler — O dondurucu kış gecesinde şirketteki kriz sonrası alkolü kaçırıp eve sızması, elektrikli ısıtıcıyı unuttuğu için çıkan ve 269 masum insanla birlikte Elena'yı hayattan koparan o büyük New Jersey yangını.

Bölüm 4: Şişedeki Hayalet — Babasının nüfuzuyla hapis cezasından kurtulması, otellerde sızana kadar içtiği günler ve yönetim kurulunda Weavers Lojistik'i milyonlarca dolar zarara sokacak o intihar imzasını atarak şirketi çökertişi.

Ara Bölüm (Kaset 2): Beyaz Duvarlar — Babasının kapattığı rehabilitasyon merkezindeki yoksunluk krizleri, titreme nöbetleri ve beyaz duvarlar arasında kaybettiği Elena'nın hayaletiyle yaptığı o ağır yüzleşme.

Bölüm 5: Sürgün Şehri (Los Santos) — Tedavi sonrası babasının New Jersey'i yasaklaması, cebinde cüzi bir nakit, uçak bileti ve Arthur Weavers'ın o tarihi mektubuyla Los Santos'a postalanması; Weavers adını bu kez kendi krallığı için yaşatmak üzere şehre inmesi.


KARAKTER ÖZETİ

Arthur Weavers'ın kusursuzluk takıntılı imparatorluğunda, ruhunu hukuka ve bitmek bilmeyen şirket evraklarına gömerek büyüyen Ryan; hayatındaki tek ışığı, sevgilisi Elena'yı ve 269 masum insanı kendi elleriyle çıkardığı bir yangında küle çevirmiştir. Bu felaketin ardından ağır bir vicdan azabıyla alkol batağına saplanan, babasının şirketini tek kalemde uçuruma sürükleyen ve rehabilitasyonun beyaz duvarları arasına kapatılan Ryan, artık New Jersey'deki o itaatkar varis değildir. O, geçmişin prangalarından koparılmış bir 'kravatlı ceset'tir. Şimdi, babası tarafından cebine tutuşturulan tek yön bir biletle sürüldüğü Los Santos'ta, o dondurucu travmayı keskin ve acımasız bir zekaya dönüştürerek eyaletin en tehlikeli avukatı olmak için küllerinden yeniden doğuyor.



/hafif bir mikrofon hışırtısı, fonda dönen eski tip bir makaralı teybin boğuk uğultusu/
SES KAYIT CİHAZI — DOSYA NO: 00-RW


Ses Mühendisi / Belgesel Yapımcısı (Marc): Kayıttayız Ryan. Şuradan başlayalım... Los Santos'un o en lüks avukatlık bürosunun en üst katındayız, dışarısı neon ışıklarıyla yanıyor ama senin odan tamamen karanlık. Bu adamlar seni eyaletin en korkulan, en keskin avukatı olarak tanıyor. New Jersey'deki o yangını, o külleri ve arkanda bıraktığın 269 hayatı bilenlerin sayısı ise bir elin parmağını geçmez. Tüm bu geçmişi... o kasetleri, o geceleri neden şimdi anlatıyorsun? Bir kitap için mi? Yoksa sadece... vicdanını mı rahatlatmaya çalışıyorsun?

Ryan Weavers: /derin ve yorgun bir nefes, ardından kristal bardağa değen buzun tıkırtısı/ Vicdan mı? Marc, vicdan dediğin şey New Jersey'deki o yedi katlı apartmanla birlikte kül olup gitti. Burası Los Santos. Burada herkes ya bir katil ya da bir kurban, kimse kimsenin günahının defterini tutmaz.

Marc: O zaman neden? Neden şimdi her şeyi masaya döküyorsun?

Ryan Weavers: /hafif, acı dolu ve kısık bir gülüş/ Kitap falan değil bu. Belgesel de değil. Bu, arkamda bıraktığım o cesetlere yazdığım bir mezar taşı. İnsanlar dışarıdan baktıklarında Arthur Weavers'ın mirasını devralmış, bu şehrin en prestijli avukatının ihtişamlı hayatını görüyorlar. Ama o kravatın altında hâlâ o is kokusunu, o dondurucu kış gecesinin çığlıklarını taşıyan o adamın kim olduğunu... birilerinin bilmesi gerekiyor. Kayıt cihazını açık bırak demiştim değil mi? Başlayalım o zaman. Hikaye New Jersey'in o sakin görünen sokaklarında başlamıştı ama bittiği yer burası olmayacak.



Bölüm 1: Kravatlı Prangalar


"Bir ağacın ne kadar uzayabileceğini, köklerini saran toprağın zehri belirler."


Ryan Weavers. Hikayenin aslında başladığı yere, o soğuk temellere inme vakti geldi. New Jersey, Clifton. Dışarıdan baktığınızda kusursuz çimlere, beyaz çitlere sahip, her Pazar kiliseye giden o klasik Amerikan rüyası gibi görünen bir evde büyüdüm. Garajın hemen yanındaki ufak kulübede yatan benekli Beagle türü köpeğim Chester. /gülümseyerek/ O zamanlar tek dostum, o lanet olası evin içinde nefes alabildiğim tek canlıydı. Babam Arthur Weavers, Weavers Lojistik'in temellerini o yıllarda atıyordu. Evin içinde görünmez bir diktatörlük hakimdi. Akşam saat yedi olduğunda ve onun o siyah sedanı garaj yoluna girdiğinde, evin içindeki oksijenin bir anda çekildiğini hissederdik. Annem mi? Annem sadece o sessizliğe boyun eğen, babamın öfkeli bakışlarından kaçınmak için porselen takımları parlatmakla meşgul olan bir silüetti.

Arthur Weavers için hiçbir şey, ama hiçbir şey yeterince iyi değildi. Ben, onun için bir çocuk değil, gelecekteki şirketinin kusursuz bir projesiydim. /derin bir iç çekiş/ On yaşındaydım sanırım. Takvim 2006'yı gösteriyordu. Okulda düzenlenen bir bilim fuarı için tahta çubuklardan devasa bir köprü maketi yapmıştım. Günlerce uğraşmıştım, parmaklarım yapıştırıcıdan yara bere içinde kalmıştı. Akşam heyecanla ona gösterdiğimde, o buz gibi gözleriyle makete sadece birkaç saniye baktı. Sonra parmağıyla köprünün orta sütununa hafifçe dokundu ve bütün o emek gözlerimin önünde paramparça oldu. "Zayıf temeller üzerine kurulan her şey çökmeye mahkumdur Ryan," demişti. Sesini bile yükseltmemişti. "Bir Weavers, asla yıkılacak bir şey inşa etmez. Şimdi bunu çöpe at ve baştan başla." /alaycı bir şekilde burnundan solur/ O gün o çöpe attığım şey sadece tahta çubuklar değildi, benim çocukluğumun ta kendisiydi.

İnsanlar babamın zor biri olduğunu söylerdi. Hayır, zor biri değildi; o tamamen narsist bir adamdı. Yemek masasında çatalı tabağa koyuş şeklimden, yürüdüğümde çıkardığım sese kadar her şey onun onayından geçmek zorundaydı. Babam beni sevmiyordu, o sadece kendi yarattığı esere, o kusursuz itâatkar versiyonuma aşıktı. Akşamları odama çekildiğimde, camı açar ve soğuk New Jersey rüzgarının yüzüme çarpmasına izin verirdim. /kısık bir ses tonu/ Chester yanıma gelir, başını dizime koyardı. Sadece ona sarılırken ağlayabiliyordum çünkü babamın evinde gözyaşı, zayıflığın en iğrenç kanıtıydı. Kendi kendime hep, "Bir gün buradan gideceğim, kendi hayatımı kuracağım," derdim. Ama aslında içten içe biliyordum; Arthur Weavers'ın gölgesinden kaçmak, kendi teninden kaçmak gibi bir şeydi. İmkansızdı.

Yıllar bu şekilde, sessiz çığlıklar ve bastırılmış duygularla geçip gitti. Onun o ezici otoritesi altında, duygularımı yavaş yavaş nasıl öldürdüğümü fark etmemiştim bile. Ben artık o maket yapan hevesli çocuk değildim, babamın yarattığı o soğuk kalıbın içine tam oturan bir demir parçası olmuştum.

/4 saniye duraksadı/

(Yaklaşık dokuz yıl sonra...)


"Kendi zincirlerini sevemezsin ama onları altından yaparsan, başkaları buna hayran kalır."


Alarm 6:30'da çaldı ve ben uyandım. Sabah her insanın içinde olan o iğrenç boğulma hissini ben de yaşıyordum. Sabah erken saatlerde uyan, yüzünü yıka, dişlerini fırçala. Sonra da rutin bir döngüde hukuk fakültesine gidip o lanet masaya geri dön. Evet, çocukluğumdaki o enkazı geride bırakıp on dokuz yaşına bastığımda, babamın benim için çizdiği o kusursuz ve ruhsuz yola çoktan girmiştim. Hukuk fakültesi... Aslında yapmak istediğim çok şey vardı, bunu o kampüse her adım attığımda fark ediyordum. Ama babamın beklentilerini yıkabilecek kadar güçlü müydüm? /nefes sesi/ Bilmiyorum. /boğazını düzeltir/

Üniversitenin o devasa kampüsüne geldiğimde ellerimi ceplerime bıraktım. Adımlarken etrafıma bakındığımda çimlerde yayılanlar, ağaç arkasında birbirini öpen yılışık çiftler, ellerinde kahvelerle dedikodu yapmak için malzeme arayan kız arkadaş grupları... Her gün bunları görüyordum. Sıradan bir insan gibi, sıradan bir üniversite hayatı hiçbir zaman bana göre olmadı. Hukuk fakültesinin o soğuk, yankı yapan amfilerinde kendime ait bir hayatım yoktu. Sadece ön sıradan üçüncü koltuk vardı. Oraya oturur, profesörlerin ağzından çıkan her kelimeyi, sanki nefes almam buna bağlıymış gibi defterime kazırdım. Çünkü öyleydi. Eğer o sınavlardan Arthur Weavers'ın beklediği o kusursuz notlarla dönmezsem, evdeki o dondurucu sessizliğin nasıl bir kabusa dönüşeceğini çok iyi biliyordum.

Kütüphanenin koridorlarında kendime ait o izole masaya ilerliyorum. Masa numaramı bile hatırlıyorum, benim masam 215... /4 saniye duraksadı/ hayır hayır 218, evet 218! Eşyalarımı bırakıp o kalın, ciltli ceza hukuku ve sözleşmeler hukuku kitaplarını önüme yığdığımda, kendi gençliğimin üzerine toprak atıyormuş gibi hissederdim. Babamın o delici bakışlarından kaçmanın ve o nadir onayı alabilmenin tek yolu, insanüstü bir çabayla o masaya gömülmekti. Bazen eve gözlerimiz kan çanağına dönmüş, beynimiz uyuşmuş bir şekilde gittiğimi hatırlıyorum. Benim duygularım çoktan körelmişti, o günlerde bunu fark ettim. Bugün kütüphanede sabahlayan, midesi kahveden delinmiş bitkin bir öğrenci, yarın sınav kağıdına acımasızca yasaları kazıyan bir makine.

Ne kadar kendi ruhumdan vazgeçtiğimi bilsem de aldığım o yüksek notlardan bir şekilde tatmin olmaya çalışıyordum. Aksi takdirde bu işkenceye katlanmanın bir anlamı kalmazdı. Yıllar bu şekilde, sessiz çığlıklar, stres krizleri ve kahve kokulu sabahlarla akıp gitti.

Mezuniyet günü geldiğinde... /alaycı bir şekilde burnundan solur/ Evet, mezuniyet. Kepimi takıp cübbemi giydiğimde ve o ağır diplomayı elime aldığımda kalabalığın içinde babamı gördüm. Yüzünde o hafif, kibirli ve nadir tebessüm vardı. Yanına gittiğimde bana sarılmadı, sadece omzuma dokunup "Weavers soyadına yakışanı yaptın," dedi. Zihnimi, gençliğimi ve ruhumu o tek cümle uğruna feda etmiştim. O gün o diplomayı tutarken, etrafımdaki herkes havaya kep fırlatıp çığlıklar atarken içimde hiçbir şey hissetmiyordum. Sadece, kendi ellerimle özgürlüğümü Weavers Lojistik'in o dondurucu koridorlarına teslim ettiğimi biliyordum. Kravatlı prangalarım artık resmen boynumdaydı.


Bölüm 2: Camdan Şato


"Işığınızı oluşturmak için karanlığın içine girmelisiniz."


Hukuk fakültesini bitirip o diplomayı babamın ellerine teslim ettikten sonra, Weavers Lojistik'in en üst katındaki o ihtişamlı deri koltuklardan birine oturacağımı sanıyordum. /kısık, alaycı bir gülüş/ Hayır hayır, Arthur Weavers'ın dünyasında hiçbir şey altın tepside sunulmaz. Beni şirketin eksi birinci katındaki, pencereleri bile olmayan o boğucu hukuk departmanına, sıradan bir işçi gibi dosya yığınlarının arasına attılar. Sabah yedide mesaiye başlar, yüzlerce sayfalık taşımacılık sözleşmelerinin içinde boğulurdum. Babamın oğluydum ama şirketteki herkesten daha fazla eziliyordum. İşte bu boğucu düzenin, o dondurucu ofis duvarlarının arasında nefes alabildiğim tek bir an oldu. Onu gördüğüm o gün.

Dosya arşiv odasına girmiştim. Rutin bir döngüde eski sözleşmeleri arıyordum. O sıra rafların arkasından sinirli, hızlı ve oldukça melodik bir dilde söylenen kelimeler işittim. /gülümseyerek/ "Maledizione... dove diavolo è questo documento?!" İtalyanca. Rafların arasından kafamı uzattığımda onu gördüm. Koyu dalgalı saçları, kahverengi gözleri ve ellerinde tuttuğu uluslararası gümrük evraklarıyla savaşan o kızı. Elena. Şirketin Avrupa lojistik koordinasyonuna yeni geçmişti. Tabii o sıralar biraz çekingen bir insan olduğum için bana baktığında bakışlarımı ondan yavaş yavaş kaçırdım. Ama evrakların içinden çıkamadığını görünce yanına adımladım, ona yardım ettim. Saniyeler sonra enerjik ve pozitif bir şekilde bana gülümsedi. Beraber o tozlu arşiv odasında saatlerce konuştuk. On dakika öncesine kadar o lanet şirkette canı sıkkın bir insandım, nasıl bir enerjisi varsa bana da bir şekilde bulaştı. İlginç.

Elena ile tanıştıktan sonra her şey değişti. Her öğle arasında kafeteryada buluşup, şirketin o ruhsuz atmosferinden kaçarak kendi ufak dünyamızı kurmaya başladık. Bana kendi dilini, İtalyancayı öğretmeye başladı. Öğrendiğim ilk kelime "respiro" oldu. Nefes al. /derin bir iç çekiş/ Babamın o zehirli dünyasında nasıl nefes alacağımı bana o öğretti. Bazen şirkette işler ters gittiğinde, babamın odasından azar yiyip çıktığımda, birbirimizin kıçını kollamaktan her zaman gurur duyduk. Şirketin o rekabetçi, iğrenç ortamında sırtımı dayayabileceğim tek insan oydu. Beraber geleceğe dair ufak projeler çizer, New Jersey'den uzaklaşıp İtalya'da, deniz kenarında yaşamanın hayallerini kurardık.

Ama gerçekler her zaman hayallerden daha ağırdır. Benim hukuk departmanındaki o acımasız, zekice hamlelerim Weavers Lojistik'i bir canavara dönüştürüyordu. Sözleşme açıklarını yakaladıkça, rakipleri ekarte ettikçe babam beni o karanlık arşiv odasından çıkarıp kendi yanına, zirveye taşıdı. Şirket devasa bir büyüme yaşıyor, eyaletin tüm taşımacılık ağını tekeline alıyordu. Dışarıdan bakanlar için New Jersey'in en prestijli genç yöneticisiydim. Başarı, lüks takım elbiseler, saygı... Ama o başarı maskesinin altında gizlice artan stresi, omuzlarıma binen o devasa yükü kimse göremiyordu. Babamın beklentileri artık arşa çıkmıştı, her hatamda şirketin milyonlarca doları söz konusuydu.

Gün bitmek üzereydi, gece yarısı on ikide şirketten çıkıp Elena ile ortak tuttuğumuz o sıcak apartman dairesine adımlarken, kafamın içindeki o bitmek bilmeyen gürültüyü susturamıyordum. Eve girip çantamı rasgele bir yere fırlattım. Elena uyumuştu. Mutfağa geçip, babamın bana hediye ettiği o pahalı kristal şişeye uzun bir süre baktım. Sadece bir kadeh, diye düşündüm. /boğazını temizleyip yutkunma sesi/ Sadece bir kadeh... Alkolün o yakıcı hissi boğazımdan aşağı inerken, omuzlarımdaki yükün bir anlığına hafiflediğini hissettim. Ama o gece içtiğim o ilk "masum" kadeh, beni yavaş yavaş içine çekecek, geri dönüşü olmayan o karanlık alkol sarmalının sadece başlangıcıydı. Ufak sırıtmalarım ve sahte gülücüklerimle şirketi yönetmeye devam ettim ama artık her gece o şişenin dibinde, kendi cehennemimi yaratıyordum.


"Karanlığın içindeki ışık bazen bir çift gözden ibaret olabilir."


Zamanla o arşiv odasından çıkıp Weavers Lojistik'in en üst katlarına, o dondurucu cam ofislere tırmanırken, içimdeki zehri temizleyen tek şey Elena'nın elleriydi. Aşk terimi ne mi? Bunu size o süslü romanlardaki gibi özetleyemem ama evet, gece yarısı New Jersey'in o dondurucu soğuğunda eve döndüğümde, onun bana hazırladığı sıcak bir kahvenin kokusu... sanırım buydu. Beraber geçirdiğimiz o aylar, birbirimizin yaralarını sardığımız, benim o karanlık, takım elbiseli dünyamdan sıyrılıp sadece "Ryan" olabildiğim yegâne anlardı. İtalyancam gelişiyordu. /gülümseyerek/ Artık ona kendi dilinde, "Sei la mia unica luce" yani tek ışığım olduğunu söyleyebiliyordum. Şirketin o boğucu stresi ve her gece gizlice arttırdığım o viski kadehlerinin ağırlığı altında ezilirken, bir akşam önüme iki bilet fırlattı. Roma. O an babamın o devasa ihalelerini, şirketin hisse senetlerini, her şeyi bir kenara ittim. O uçaktayken New Jersey'in sınırlarından çıktığım an, omuzlarımdan tonlarca yükün kalktığını hissettim.

İtalya. Hayatım boyunca unutamayacağım o sıcak, renkli ve nefes aldığımı hissettiğim tek yer. Elena'nın ailesiyle tanışmak için Toskana'ya, o eski ama ruhu olan ufak kasabaya doğru yola çıktık. Kapıdan içeri adım attığım anı hatırlıyorum. Babamın evindeki o dondurucu, hataya yer vermeyen sessizliğin tam aksine; devasa bir yemek masası, havada uçuşan kahkahalar, birbirinin sözünü kesen ama gözlerinin içi gülen insanlar. /derin bir iç çekiş/ Annesi beni gördüğü an boynuma öyle bir sarıldı ki, hayatım boyunca aile şefkatini /4 saniye duraksadı/ gerçekten o an, bir yabancının kollarında hissettim. Arthur Weavers'ın o soğuk, kusursuz yemek masalarından sonra, bu masadaki o gürültülü, kusurlu ama gerçek sevgi beni allak bullak etmişti.

Bana kendi oğullarıymışım gibi davrandılar. Şirket umurumda değildi, kimin ne kadar kazandığı veya hangi yasal açığı bulduğum umurumda değildi. Bütün bir haftayı Amalfi kıyılarında, o dar sokaklarda el ele yürüyerek, ufak bir Vespa kiralayıp rüzgarı suratımızda hissederek geçirdik. /hafifçe burnundan solur/ O günler, hayatımın belki de en temiz, en gerçek günleriydi. Güneşin batışını izlerken Elena başını omzuma yasladığında, içimden "İşte bu," diyordum. "Hayat bu." New Jersey'e, o camdan şatoma ve babamın narsist krallığına asla dönmemeyi bile düşündüm. Ama kurduğumuz o masalsı dünyanın, eyaletin o ağır ve paslı gerçekliğiyle yüzleşmesi an meselesiydi. Biz o güneşli İtalya sokaklarında sonsuza dek yaşayacağımızı sanırken, aslında geri döndüğümüzde bizi bekleyen o karanlık kış gecesinin, o felaketin tetiği çoktan çekilmişti.


Ara Bölüm — Kaset 1: Zirvedeki Çatlaklar


/teyp tuşuna sertçe basılma sesi, ardından hafif bir kaset cızırtısı/
/buzların kristal bardağa çarpma tıkırtısı/


/derin bir iç çekiş/ Bu meret... evet, çalışıyor sanırım. Tarih ne? Lanet olsun, takvimi takip etmeyi bırakalı çok oldu. Sadece gece olduğunu biliyorum. New Jersey'in o dondurucu, paslı ve ruhsuz gecelerinden biri. Şuradan dışarı, camdan aşağıya baktığımda... sokak lambaları, bitmek bilmeyen asfalt yollar, ardı ardına dizilmiş devasa tırlar. Hepsi benim kontrolümde. Weavers Lojistik'in o yenilmez, genç ve dahi yöneticisi Ryan Weavers'ın eseri. /kısık, genizden gelen alaycı bir gülüş/ Dışarıdan bakınca ne kadar da ihtişamlı duruyor değil mi? Zirvedeyim. Herkesin hayalini kurduğu o lanet olası tepede. O koca koca adamlar, eyaletin en büyük nakliye baronları benim önümde ceket düğmeliyor. Beni bir lider, bir patron zannediyorlar.

/sıvının boğazdan usulca akma sesi, yutkunma/

Ama kimse... hiç kimse o pahalı takım elbisenin altındaki ipleri görmüyor. Babam. Arthur Weavers. O narsist, o kusursuzluk hastası adamın benim etime diktiği o altın ipleri kimse fark etmiyor. Her sabah o devasa deri koltuğa oturuyorum, milyon dolarlık taşımacılık sözleşmelerine imza atıyorum, rakipleri tek bir yasal hamleyle acımasızca boğuyorum. Gücün tamamen bende olduğuna, o masadaki en tehlikeli adam olduğuma kendimi bile inandırmışım. /titrek, ağır bir nefes/ Ta ki babam o yönetim kurulunda bana o buz gibi gözleriyle bakıp, bir kukla ustası gibi parmağını hafifçe oynatana kadar. İşte tam o an anlıyorum. Ben bir kral değilim. Ben sadece onun inşa ettiği bu devasa imparatorlukta, onun vitrine koyduğu en parlak, en pahalı oyuncağım.

/bardağı masaya yavaşça sürtme sesi/

Elena içeride uyuyor. İtalya'nın o sıcak güneşinden koparıp bu dondurucu şehre getirdiğim o güzel kadın... Benim her geçen gün içimde büyüyen bu karanlığı, yavaş yavaş nasıl çürüdüğümü henüz tam olarak göremiyor. Görmesini de istemiyorum zaten. Kendi yarattığım bu zehre onu da bulamak istemiyorum. Ama bu kadehler... /acı verici, kısık bir gülüş/ Önceleri sadece bir kadehti, değil mi? "Sadece bugünlük," demiştim kendime. Şimdi ise şişenin dibini görmeden o lanet olası kravatın boğazımda bıraktığı boğulma hissinden kurtulamıyorum. Zirve sandığım bu yer, aslında altı tamamen boş, çatlamaya yüz tutmuş camdan bir şato. Ve sanırım ben... ben o camı kendi ellerimle paramparça etmek üzereyim.

/derin, hırıltılı bir iç çekiş/
/teyp tuşunun atma sesi ve kesif bir sessizlik/



Bölüm 3: Küller ve Sirenler


"Bazen kader, o görünmez elleriyle boğazınıza öyle bir yapışır ki, kendi nefesinizi kesenin yine kendi elleriniz olduğunu çok sonra anlarsınız."


/derin ve titrek bir nefes/ Ocak ayının sonlarıydı. New Jersey sokakları, insanın kemiklerini sızlatan, şehri adeta felç eden o dondurucu kar fırtınasına teslim olmuştu. Şirkette işler çığırından çıkmıştı. Gümrükte patlayan devasa bir kriz, eyalet savcılığının başlattığı ani bir soruşturma ve babamın o devasa yönetim masasında yüzüme karşı kustuğu o zehir zemberek sözler... "Bir Weavers asla zayıflık göstermez, Ryan. Bunu temizlemeden bu binadan çıkmayacaksın!" O gün, o toplantı odasından çıkıp kendi ofisime geçtiğimde hissettiğim tek şey saf bir tükenmişlikti. Saatlerce dosyalarla, kriz yönetimiyle boğuştum. Ve o baskının ağırlığını, içimde büyüyen o karanlığı kaldıramadığım saniye, dolabımdaki o lanet viski şişesine sarıldım. Sadece bir kadeh değildi artık. İki, üç, dört... /acı dolu bir yutkunma/ Şişenin dibini gördüğümde saat gece yarısını çoktan geçmişti. Bilincim bulanık, adımlarım tamamen dengesiz, zihnim ise o zehirli sıvı yüzünden tamamen felç olmuştu.

Arabayı nasıl kullandığımı, eve nasıl vardığımı bile tam hatırlamıyorum. Elena ile kurduğumuz o sıcak, ahşap detaylı yedi katlı eski apartmana girdiğimde, koridorların dondurucu soğuğu yüzüme tokat gibi çarptı. Elena büyük ihtimalle uyumuştu, onu uyandırmak istemedim. Çok üşüyordum. O sarhoşluğun verdiği ölümcül uyuşuklukla, salondaki o eski, lanet olası elektrikli ısıtıcıyı son ayarına kadar açtım. Cihazı, o uzun, kalın perdenin hemen dibine, felaketin tam kalbine fırlattığımı fark edemeyecek kadar kendimde değildim. Sadece biraz ısınmak istemiştim. Ceketimi bile çıkarmadan koltuğa yığılıp o zifiri karanlığa sızdığım an, hayatımın bittiği andı.

/sesi titreyerek, fısıltı halinde/ Uyandığımda... Hayır, uyanmak denemez buna. Boğazımın yırtıldığını, ciğerlerime dolan o asit gibi yakan, simsiyah dumanın beni kendi uykumdan söküp almasıydı bu. Gözlerimi açtığım an, görüş alanım tamamen turuncu ve kızıla boyanmıştı. Alevlerin o korkunç uğultusunu duyuyordum; sanki devasa bir canavar evimizin tam ortasında uyanmış, bulduğu her şeyi, anılarımızı, hayallerimizi paramparça ediyordu. Yüzüme çarpan o cehennem sıcaklığı yüzünden derimin eridiğini hissettim. Perde, koltuklar, ahşap zemin... Her şey ama her şey alev kusuyordu.

Panik, o güne kadar hissettiğim tüm duyguları bastırdı. Ayağa kalkmaya çalıştım ama duman o kadar yoğundu ki dengemi kaybedip yere, o yanan zemine kapaklandım. /şiddetli bir öksürük krizi/ Dizlerimin üzerinde, ellerim alevlerin kavurduğu tahtalara yapışarak sürünmeye başladım. Gözlerimden yaşlar boşanıyor, dumandan kör olmuş bir halde yatak odasına, Elena'ya ulaşmaya çalışıyordum. "Elena!" diye bağırdım. Sesim, alevlerin o sağır edici kükremesi ve çatırdıyan duvarların gürültüsü içinde kaybolup gitti. "Elena, buradayım!"

Yatak odasının kapısına ulaştığımda, kapı kolunun kor haline geldiğini göremedim. Çıplak elimle o metali kavradığımda hissettiğim o acıyı size tarif edemem. /nefes nefese kalarak/ Derim metale yapıştı, acıyla çığlık atarak geri çekildim. O an kapının altından ve kenarlarından fışkıran alevleri gördüm. Oda çoktan teslim olmuştu. Tavanın o çatırtısını duyduğumda, tependen devasa bir ahşap kiriş alevler içinde hemen önüme düştü. Artık ileri gitmemin imkanı yoktu. Gözlerim kapanıyor, ciğerlerim iflas ediyordu. Yere yığıldım, bilincim benden kayıp giderken son hatırladığım şey, dış kapının büyük bir gürültüyle kırılmasıydı.

İtfaiye erleri beni o cehennemin içinden yaka paça dışarı çektiklerinde, sokağın o dondurucu karına fırlatıldım. Yüzüm karların içindeyken, oksijen ciğerlerime bıçak gibi saplanırken arkama dönüp baktım. /ağlamamak için zorlanarak yutkunma sesi/ O devasa, yedi katlı apartman... Tamamı dev bir meşale gibi yanıyordu. Camlar teker teker patlıyor, alevler geceyi gündüze çeviriyordu. İtfaiyecilerin bağırışları, polis telsizleri ve kulaklarımı sağır eden o acı siren sesleri birbirine karışmıştı. Karda sürünerek binaya geri dönmeye çalıştım, bir itfaiyeci beni zorla yere bastırıp tuttu. "Bırak beni, içeride!" diye çırpındım ama nafileydi.

Ertesi sabah o soğuk, is kokan hastane odasında haberlerde o kan dondurucu rakamı gördüm. New Jersey tarihinin en büyük sivil felaketlerinden biri. 269 masum insan... Hayat en büyük oyunu bana oynuyor gibiydi, ne yapıcam.. Kalbim güm güm atıyor, daha önce hiç yaşamadığım bir panik atak hissi beni kaplıyor. 269 hayat, benim o bir anlık, lanet olası sarhoşluğum yüzünden küle dönmüştü. Ben, ben niye hayattaydım peki? Bu soru tüm hayatım boyunca arayacağım bir soruydu. Ve Elena... Benim tek ışığım, o yangının içinde, benim kendi ellerimle yarattığım o cehennemde yok olup gitmişti. Artık içimde hiçbir şey kalmamıştı. Sadece tenimdeki yanık izleri, is kokusu ve beni ömrümün sonuna kadar takip edecek o sonsuz karanlık.

Şu an bunları konuşmak... Tekrardan o ana geri dönmek /nefes nefese kalır ve sesi titremeye başlamıştır/ beni çok kötü yapıyor. Sanırım birkaç saat ara vermeliyiz bu görüşmeye..

/kayıt kapanış sesi bzzt.../


Bölüm 4: Şişedeki Hayalet


"Adalet dedikleri şeyin, cebindeki paranın ve soyadının ağırlığıyla nasıl şekillendiğini o gün, o soğuk mahkeme salonunda öğrendim."


269 can. Küllerinden bile eser kalmamış bir yığın insan ve Elena... Benim yüzümden. Ama Arthur Weavers'ın oğluysanız, sistem sizin için farklı işler. /alaycı ve acı dolu bir gülüş/ Babamın o kusursuz avukat ordusu devreye girdi. Raporlar değiştirildi, yangın müfettişlerine "ikna edici" meblağlar ödendi. Olay, benim sarhoşluğumdan çıkıp "eski binanın kronik elektrik tesisatı hatası" olarak kayıtlara geçti. Mahkeme salonundan ellerim kelepçesiz, sözde özgür bir adam olarak çıktım. Ama özgür müydüm? Zihnimin içinde duvarları alevlerden örülmüş, her gece 269 kişinin çığlıklarıyla yankılanan bir hücreye kapatılmıştım.

O felaketten sonra uyumayı bıraktım. Gözlerimi kapattığım an, o kor halindeki kapı kolunun avucumu yakan acısını ve burnuma dolan o geniz yakan is kokusunu tekrar tekrar yaşıyordum. Kendimi lüks bir otelin en üst katındaki, ruhsuz bir süite kapattım. Etrafımda sadece boş viski şişeleri ve Elena'nın omuzumda bıraktığı hayali dokunuşlar vardı. Artık babamın hediye ettiği o pahalı içkileri değil, boğazımı jilet gibi kesen, zihnimi en hızlı şekilde uyuşturan ne bulursam onu içiyordum. Sızana kadar, nefes almayı unutana kadar... Aynaya baktığımda gördüğüm şey Ryan Weavers değildi; kravatlı bir cesetti.

Aylar bu zifiri karanlığın içinde eriyip gitti. Babam ise, o bitmek bilmeyen narsist kibriyle beni tekrar makinenin bir dişlisi yapabileceğini sanıyordu. Şirketin prestiji sarsılmıştı ve "Weavers isminin dimdik ayakta olduğunu" kanıtlamak için beni o devasa yönetim kuruluna zorla sürükledi. O cam kapıdan içeri girdiğimde, masadaki herkesin bakışlarındaki o iğrenmeyi ve korkuyu gördüm. Üzerimde buruşuk bir takım elbise, kan çanağına dönmüş gözlerim ve üzerime sinmiş o ağır alkol kokusuyla, kendi yarattığım şatoma bir yabancı gibi dönmüştüm.

/derin ve titrek bir nefes/ Masaya devasa bir birleşme sözleşmesi koydular. Şirketin tüm tedarik zincirini etkileyecek, milyonlarca dolarlık bir hamle. Eski Ryan olsa, o kağıtlardaki ölümcül hukuki tuzakları saniyeler içinde bulur, rakiplerin nefesini keserdi. Babam masanın başından bana o delici, "kendine gel ve işini yap" diyen gözlerle bakıyordu. Sözleşmeye baktım. Sayfaların arasında, Weavers Lojistik'i tek bir krizde tamamen iflasa sürükleyecek o devasa tazminat maddesini gördüm. Kusursuz bir intihar tuzağıydı. Kalemi elime aldım. Ellerim titriyordu. Babamın o bitmek bilmeyen hırsından, bu şirketten, ama en çok da kendimden o kadar nefret ediyordum ki... O maddeyi düzeltmedim. Uyarıda bulunmadım. Sadece, zihnimdeki o sarhoş uğultunun eşliğinde, şirketin ölüm fermanına o imzamı attım.

Sadece birkaç hafta sonra o bomba patladığında, şirket milyonlarca dolar zarara uğrayıp hisseler çakıldığında babamın yüzünü görmeliydiniz. Karşısında yas tutan, paramparça olmuş bir oğul değil; imparatorluğuna ihanet etmiş, kusurlu bir ürün görüyordu. Benim sonum gelmişti. Kendi ellerimle yaktığım hayatımdan sonra, babamın camdan şatosunu da o sarhoş, titreyen ellerimle yerle bir etmiştim.


Ara Bölüm — Kaset 2: Beyaz Duvarlar


/teyp tuşuna titreyen parmaklarla basılma sesi, ardından boğuk, yankılı bir cızırtı/
/hızlı ve kesik kesik nefes alma sesleri/


Burada her şey beyaz. Duvarlar, yatak, üzerime zorla giydirdikleri bu lanet olası hastane kıyafeti... Zihnimin içindeki o zifiri karanlığı, bu kör edici beyazlıkla kapatabileceklerini sanıyorlar. Arthur Weavers'ın kusursuz dünyasında "sorunlu" bir parça olamazsın. Eğer bir makine dişlisi bozulursa, onu ya çöpe atarsın ya da zorla tamir edersin. Şirkete attığım o milyonlarca dolarlık kazıktan, o intihar imzasından sonra beni kendi elleriyle buraya, bu steril cehenneme kapattı. Rehabilitasyon. /alaycı, acı dolu bir kıkırdama/ Benim ruhum cayır cayır yanarken, onlar damarlarımdaki alkolü temizleyip beni o eski, itaatkar kravatlı adama dönüştürebileceklerine inanıyorlar.

/şiddetli bir titreme nöbeti yüzünden yatağın demirlerinin gıcırdama sesi/

Kanım çekiliyor sanki... Geceleri o krizler geldiğinde kemiklerimin ezildiğini, derimin altından binlerce böceğin gezindiğini hissediyorum. Soğuk terler içinde sırılsıklam uyanıyorum ama asıl sorun bu yoksunluk titremeleri değil. Asıl sorun, o lanet olası ilaçların beynimi uyuşturması ve seni... /boğazını temizleyip yutkunma sesi, sesi aniden titrek bir fısıltıya döner/ seni tam karşımda, o beyaz duvarın dibinde dikilirken görmem.

Oradasın işte. Yine o kahverengi gözlerinle bana bakıyorsun. Neden bir şey söylemiyorsun Elena? Bana bağır, küfret, nefret et benden! O gece seni o cehennemin ortasında nasıl sızıp yalnız bıraktığımı yüzüme vur! /ağlamaklı, çatallı bir ses tonu/ Ama sen sadece duruyorsun. Saçlarında o is kokusu yok, yüzünde o korku yok. İtalya'daki gibi gülümsüyorsun bana. Deliriyorum sanırım. Gerçekten deliriyorum. Ellerimdeki bu yanık izlerine her baktığımda... keşke o alevler o gece beni de yutaydı diyorum.

Bu beyaz duvarlar beni iyileştirmiyor, Elena. Sadece senin yokluğunu, işlediğim o cinayeti daha da sağır edici bir hale getiriyor. Babam kapıda dikilen o iri yarı nöbetçilere emir vermiş, dışarı çıkmam yasak. İyileşene kadar, o "kusursuz varis" geri dönene kadar bu beyaz hücrede, bu vicdan azabıyla baş başayım. Ama bilmedikleri bir şey var. /burnunu çekme sesi, derin ve yorgun bir nefes/ Ryan Weavers, o gece, o yedi katlı apartmanla birlikte çoktan kül oldu. Geriye sadece bu titreyen, şişenin dibinde boğulmuş hayalet kaldı.

/teyp tuşunun sertçe atma sesi ve ardından çöken ağır sessizlik/


Bölüm 5: Sürgün Şehri: Los Santos


"Rehabilitasyonun o ruhsuz, beyaz duvarları arasından çıktığım gün, içimde zerre kadar umut kırıntısı yoktu."


Beni o steril cehennemden almaya babam zahmet bile etmemişti, sadece siyah camlı bir şirket aracı bekliyordu. Arabaya bindim ve o dondurucu New Jersey sokaklarından geçerek, hayatımı kendi ellerimle kararttığım Weavers Lojistik'in merkez binasına son kez geldim. Asansör o devasa yönetici katına çıkarken mideme kramplar giriyordu. Kapı açıldı ve o ağır meşe kapının ardında, sırtı bana dönük bir şekilde koca şehri izleyen o narsist adamı gördüm.

/derin ve titrek bir nefes/ Masaya yaklaştığımda bana dönüp bakmadı bile. "New Jersey senin için bitti, Ryan," dedi buz gibi bir sesle. "Sen o gece sadece o binayı ve o kızı yakmadın; benim yıllarca ilmek ilmek işlediğim itibarımı, Weavers soyadını da o alevlerin içine attın." Sesinde zerre kadar acıma, zerre kadar babalık duygusu yoktu. Nihayet bana döndüğünde, gözlerindeki o iğrenmeyi tüm çıplaklığıyla gördüm. Çekmecesini ağır ağır açtı ve masanın o soğuk cam yüzeyine kalın, mühürlü bir zarf fırlattı. Zarfın yanında tek yön bir uçak bileti ve sadece birkaç günü çıkarabileceğim kadar cüzi bir nakit para vardı.

"Bu ne?" diye fısıldadım, sesim haftalardır konuşmadığım için çatallı çıkmıştı. /boğazını düzeltir/ Babam masaya doğru eğilip ellerini kenetledi. "Sürgün," dedi net, taviz vermeyen bir ifadeyle. "Los Santos'a gidiyorsun. Orası vahşi bir şehir; kuralların olmadığı, herkesin birbirini çiğneyerek yükseldiği bir bataklık. Ama bir Weavers, düştüğü çukurda öylece boyun eğip ölmez. Bizim adımız küllerin altında kalamaz." Parmağıyla o mühürlü zarfı işaret etti. "Bu mektubu alıp o lanet şehre gideceksin. Weavers adını Los Santos'ta baştan yazacaksın. O vahşi düzende ya tırnaklarınla kazıyarak yeni bir imparatorluk kurup soyadımızı yaşatırsın, ya da o sokaklarda bir hiç olarak geberip gidersin. Seçim senin. Ama bu binadan çıktığın an, başarmadan geri dönmek gibi bir seçeneğin yok."

Zarfı, parayı ve bileti titreyen ellerimle aldım. O kağıt parçasının ağırlığı, omuzlarıma binen yeni ve daha karanlık bir prangadan farksızdı. Babamla son konuşmamız buydu. Veda etmedim, o da arkamdan bakmadı. Sadece kapıyı çekip o camdan şatomu sonsuza dek terk ettim.

/uçak motorlarının boğuk uğultusu ve kesif bir sessizlik/

Saatler sonra... Uçağın tekerlekleri Los Santos'un o yakıcı asfaltına değdiğinde, içimdeki o ölü adamın kıpırdandığını hissettim. Uçaktan inip terminalin kapılarından dışarı adım attığım o ilk saniye... /kısık sesli, acı bir gülüş/ New Jersey'in o dondurucu, insanın kemiklerini sızlatan kışından eser yoktu. Los Santos'un o boğucu, cehennem gibi sıcak havası; ucuz benzin ve okyanus tuzu kokusuyla karışıp yüzüme tokat gibi çarptı. Etrafımda devasa palmiye ağaçları, lüks arabalarla yanından geçen çete üyeleri, neon ışıkların altında kendi karanlıklarını saklayan sahte gülüşlü insanlar vardı.

Elimde sadece ufak, yıpranmış bir valiz ve cebimde babamın verdiği o mühürlü mektup duruyordu. Kaldırımın kenarında durdum, güneş yorgun gözlerimi kamaştırırken cebimden o mektubu çıkarıp üzerindeki kırmızı mum mühre uzun uzun baktım. İçinde ne yazdığını bilmiyordum. Belki eski bir dostun adresi, belki de karanlık bir yeraltı işinin ilk adımıydı. Ama bildiğim tek bir şey vardı. New Jersey'deki o zirvede oturan, kibirli hukukçu Ryan Weavers o yangında çoktan ölmüştü.

Elime tutuşturulan o kalın, mühürlü zarfı terminalin loş ışıkları altında yavaşça açtım. İçinden çıkan tek bir sayfa ağır mat kağıttı. Babamın o keskin, asla titremeyen el yazısıyla doldurulmuştu. Kelimeleri gözlerimle tararken, nefesimin boğazımda nasıl düğümlendiğini hissettim.

Alıntı Yap"Ryan,
Bu satırları okuyorsan, o beyaz duvarların arasından çıkmış ve hayatımın en büyük eserini kendi ellerinle küle çevirdiğin New Jersey'i çoktan geride bırakmışsın demektir. Bu mektupta söyleyeceklerimi kabul etmek çok zor oldu ve sen rehabilitasyondayken kaleme alabildim. Muhtemelen bunları sana yüz yüze asla söyleyemeyeceğim fakat yazdıklarımın değerini bil.

Hastanede, sen o beyaz odada tavanı izlerken çok düşündüm. Bir babanın oğlundan bekleyebileceği en kusursuz hayatı inşa etmeye çalışırken, aslında seni kendi ellerimle nasıl boğduğumu... O yangını sen çıkardın evet, ama o ateşi harlayanın benim o bitmek bilmeyen hırsım, o zehirli beklentilerim olduğunu kabul etmek yıllarımı aldı. Senin o kütüphanelerde nasıl eridiğini, o ipek kravatların altında nasıl nefessiz kaldığını gördüm ama susmayı seçtim. Çünkü zayıflığın bulaşıcı olduğuna inanmıştım.

Giden o 269 canı ve o kızı geri getiremeyiz. İçindeki o suçluluk duygusunu ne bu mektup ne de başka bir şey silebilir, bunu biliyorum. Ama sana bir ceza olarak gönderdiğim bu şehir, belki de senin gerçek kurtuluşundur.

Los Santos kuralların olmadığı, herkesin maske taktığı bir bataklık. Ama sen oraya bir sürgün olarak değil, benim mirasımı sırtlayarak gidiyorsun. Artık o şirketin patronu veya benim gölgemdeki o itaatkar çocuk olmanı istemiyorum. Orada kendi kurallarını yazacaksın. O zeki hukuk zihnini, o acımasız hamlelerini bu kez kendi hayatını, hak ettiğin o prestijli avukatlık kariyerini ve kendi krallığını kurmak için kullanacaksın.

Weavers adı New Jersey'in küllerinde kaldı Ryan. Şimdi o adı Los Santos'un en tepesine yazma sırası sende. Kendi yolunu çiz. Bu kez benim için değil, sadece kendin için.

- Arthur Weavers."


Mektubu katlayıp cebime koyduğumda, içimdeki o ölü adamın yerini buz gibi bir kararlılığın aldığını hissettim. New Jersey'deki o vicdan azabı, o yangın ve o is kokusu benden asla silinmeyecekti; biliyordum. Ama artık o yükü sırtımda bir pranga gibi değil, bilenmiş bir bıçak gibi taşıyacaktım.

Los Santos'un o kavurucu güneşi altında, üzerimdeki kırışık gömleği düzelttim ve şehrin neon ışıklarına doğru yürümeye başladım. Artık babasının kuklası bir lojistikçi değilim. Bu şehrin en tehlikeli, en keskin zekalı avukatı olarak mahkeme salonlarını sallamaya geliyordum. Oyun yeni başlıyordu.

-HİKAYE DEVAM EDECEK-

Oyuncu
Cinsiyet:

Erkek

Son Giriş: 08 Eylül 2026, 20:05
Toplam Oynama: 3 gün, 10 saat
Birlik: ****** ********** *********ion

Oyuncu
Cinsiyet:

Erkek

Son Giriş: 08 Eylül 2026, 20:05
Toplam Oynama: 3 gün, 10 saat
Birlik: ****** ********** *********ion

Oyuncu
Cinsiyet:

Erkek

Son Giriş: 08 Eylül 2026, 20:05
Toplam Oynama: 3 gün, 10 saat
Birlik: ****** ********** *********ion

Oyuncu
Cinsiyet:

Erkek

Son Giriş: 08 Eylül 2026, 20:05
Toplam Oynama: 3 gün, 10 saat
Birlik: ****** ********** *********ion

Lv.17

Cinsiyet:

Erkek

Son Giriş: 10 Eylül 2026, 13:21
Toplam Oynama: 7 gün, 17 saat
Birlik: ****** ********** *********ion
Rollerinde beraber olmak dileğiyle dost. BAŞARILAR. :cigar:

VIP+
Cinsiyet:

Erkek

Son Giriş: 07 Eylül 2026, 12:05
Toplam Oynama: 0 gün, 3 saat
Birlik: (Yok)

Lv.23

Cinsiyet:

Erkek

Son Giriş: 21 Ağustos 2026, 00:09
Toplam Oynama: 0 gün, 6 saat
Birlik: (Yok)
Kardeşim pişirmiş, başarılar  :cheers:

Oyuncu
Cinsiyet:

Erkek

Son Giriş: 08 Eylül 2026, 20:05
Toplam Oynama: 3 gün, 10 saat
Birlik: ****** ********** *********ion
Alıntı yapılan: arafkan - 03 Eylül 2026, 12:49:42Kardeşim pişirmiş, başarılar  :cheers:
Alıntı yapılan: vurgunbabamp - 02 Eylül 2026, 23:52:00Rollerinde beraber olmak dileğiyle dost. BAŞARILAR. :cigar:

Değerli yorumlarınız için teşekkürler, hikayenin devamını birlikte yazıcaz inşallah  :fistbump:


Oyuncu
Cinsiyet:

Erkek

Son Giriş: 08 Eylül 2026, 18:53
Toplam Oynama: 1 gün, 20 saat
Birlik: ****** ********** *********ion