Dikiz aynasından baktığımda arkamda yanıp sönen kırmızı-mavi ışıkları görünce kaskatı kesildim. Kamyonetimin arkasında sakladığım şeyi açıklamamın hiçbir yolu yoktu. Kenara çektim ve polis camıma yaklaşırken nefesimi tuttum. Cam kolunu çevirerek camı sonuna kadar açtım. “Selam. Bir sorun mu var?” Ses tonumdan saf masumiyet akıyordu. Bu sırada içimden, gözlerimde hiçbir gariplik olmaması için dua ediyordum. Kendini kontrol et. Kendini kontrol et. Sinirlenince ne olduğunu biliyorsun. “Stop lambanız patlamış. Ehliyet ve ruhsat lütfen. ”Kahretsin! Kamyoneti yüklerken kırılmış olmalı. O anda önemli olan tek şey hızlı olmaktı, nazik davranacak halim yoktu. Polise gerçek ehliyetimi uzattım, sahte olanı değil. El fenerini önce ehliyetime, sonra yüzüme doğrulttu.
Bana bakarak “Catherine Davidson. Sen, Justina Davidson’un kızı değil misin? Brown Kiraz Bahçesi’nden?” ‘Evet efendim.” Kibar, neredeyse neşeli bir sesle konuşuyordum. Hiçbir tasam yokmuş gibi. “Peki Catherine, saat neredeyse sabahın dördü. Bu saatte dışarıda ne yapıyorsun?” Ona gerçekte ne yaptığımı anlatabilirdim; eğer başımı belaya sokmak isteseydim. Ayrıca, bir tımarhaneye kapatılmak, kendime zarar vermeyeyim diye duvarları yumuşak bir malzemeyle kaplanmış bir hücrede yıllar geçirmekde istemiyordum. “Uyuyamadım, biraz gezeyim dedim.” Korktuğum başıma geldi, sallana sallana kamyonetin arka tarafına doğru yürüdü ve fenerini doğrulttu. “Arkada ne var?” Hiç. Garip bir şey yok. Birkaç çuvalın altında bir ceset ve bir balta, hepsi bu. “Büyükbabamların bahçesinden toplanan birkaç çuval kiraz.” Öyle mi?” Çuvallardan birini el feneriyle dürttü. “Birtanesi akmış galiba.” “Hiç önemli değil.” Sesim cırtlak bir fareninki gibi çıkıyordu. Tanrım, “Hep akarlar. O yüzden onları bu eski kamyonette taşıyorum. Arka tarafın zeminini kıpkırmızı yaptılar. Yeni bir kamyoneti mahvetmek istemem. ”Polis incelemesini bitirip yanıma döndüğünde içimi büyük bir rahatlama kapladı.
Ama bu soru durumu biraz bozdu “Uyuyamadığın için mi bu geç saatte arabayla geziyorsun?” Adamın ağzının kenarında çokbilmiş bir kıvrım oluşmuştu. Dar bluzuma ve dağılmış saçlarıma baktı. “Buna inanacağımı mı sanıyorsun?” Ne demek istediği açıktı. Birileriyle kırıştırdığımı düşünüyordu. Dile getirilmemiş bir suçlama havada asılı kaldı. Neredeyse yirmi üç yıldır bir kenarda hazır duran bir suçlama. Tıpkı annen gibisin, değil mi? Küçük bir kasabada gayrimeşru bir çocuk olmak kolay değildi. İnsanlar size, bu sizin suçunuzmuş gibi davranıyordu. Bugünün dünyasında bunun artık çok da önemli olmadığını düşünebilirsiniz. Ama her şehrin kasabasının kendi kuralları vardı. Bir kaç saniye sonra alt dudağımı ıslatıp "Bu mesele ikimizin aramızda kalabilir mi Memur Bey?" Saf bir kız gibi gözlerimi kırpıştırdım. Bu taktik arkadaki ölü adam üzerinde işe yaramıştı en azından. “Söz veriyorum, bir daha olmayacak.” Elini kemerine koyup durumu değerlendirdi. Büyük göbeği gömleğini iyice germişti. Kocaman göbeği ve adamdan yükselen bira kokusu hakkında yorum yapmadım. Sonunda, yamuk ön dişlerini göstererek gülümsedi. “Evine dön Catherine Davidson ve ilk fırsatta stop lambanı tamir ettir.” “Pekala efendim.”
Cezadan yırtmanın verdiği mutlulukla kamyoneti birinci vitese taktım ve yola çıktım. Kıl payı kurtulmuştum.
Baba hayatta önem taşayan, güvenebilceğin bir insan olmalı filmlerdeki gibi ailesini koruyan ama çoğu zaman öyle olmuyor. İnsanlar daima ortalıkta cenaze gibi dolaşan babalarından şikayet eder. Bu benim için kelimenin tam anlamıyla doğru. Bu sırrı bilen diğer tek insan annemdi ve bunu benden on altı yaşıma kadar sakladı. Anneme babam hakkında sorular sorduğumda bana çok kızardı ve bu konudan bahsetmememi söylerdi. Böylece bazı şeyleri kendime saklamayı ve farklılıklarımı göstermemeyi öğrendim. Diğer herkese göre, ben sadece gariptim. Arkadaşsız. Yalnız. Tuhaf saatlerde dolaşmayı seven. Acayip soluk tenli. Büyükbabam ve büyükannem bile benim içimde ne olduğunu bilmiyordu. Şansıma, ölen kız kardeşimin intikamı için öldürdüğüm kişilerden 2 tanesi bunu anlamıyordu. Diğer ikisi başka bir yerde yaşıyordu. Artık haftasonlarımın bir düzeni vardı. Biraz hareket için, arabayla en az üç saat uzaktaki kulüplerden birine gidiyordum.
Kardeşimi öldüren iki kişi hala dışarıda gezip eğleniyordu. Eh, annem kin gütmekte sonuna kadar haklıydı. Ama keşke babama olan bu kini bana da bulaşmış olmasaydı. İçeri girdiğimde, kulübün içindeki gürültülü müzik bir dalga gibi yüzüme vurdu ve nabzımı kendi ritmine çekti. Kalabalığın arasında yürürken o kolayca tanınan hissi arıyordum. Mekan tıklım tıklımdı. Tipik bir cuma gecesi. Bir saat kadar dolaştıktan sonra hayalkırıklığının ilk belirtilerini hissetmeye başladım. Bu gece burada sadece insanlar var gibiydi. Derin bir iç çekmeyle bara oturdum ve bir cin tonik ısmarladım. Beni öldürmeye çalışan ilk adam, o gece bana bir cin tonik ısmarlamıştı. O günden beri içki tercihim buydu. Kim demiş duygusal değilim diye? Barda oturduğum sürece, yanıma birkaç erkek geldi tabii. Yalnız ve genç bir kadın gördüler mi, “Düzün beni,” diye bir çığlık duymuş gibi oluyorlar. Israr düzeylerine göre kimini kibarca, bazısını pek de kibar sayılmayacak bir şekilde geri çevirdim. Buraya geliş sebebim birileriyle çıkmak değildi. İlk erkek arkadaşım Danny’den bu yana çıkmak istediğim biri olmadı. Bahsedecek bir aşk hayatım olmamasına şaşmamalı. Üç cin tonikten sonra kulüpte bir tur daha atmaya karar verdim. Bar taburesine tünemiş bir yem’ olarak bu gece şansım pek yaver gitmemişti. Neredeyse geceyarısı olmuştu ve şu ana kadar alkol, uyuşturucu ve dans dışında bir şeyle karşılaşmamıştım. Kulübün diğer ucundaki localara doğru yürüdüm. Birinin önünden geçerken evden çıkmadan önce fotoğraflardaki kişilerden birini gördüm. Olduğum yerde durdum ve yavaşça kendi etrafımda dönerek yerini belirlemeye çalıştım.
Karanlığın ve gölgelerin altında biraz aralarda, öne doğru eğilmiş bir adamın başının üstünü gördüm. Periyodik olarak kafasına vuran kulüp ışıkları altında saçları neredeyse bembeyaz görünüyordu ama teninde tek bir çizgi bile yoktu. Girintiler ve çıkıntılar yavaş yavaş yüz hatlarına dönüştü ve adam başınıkaldırıp beni ona bakarken gördü. Saçları beyaz değil açıksarıydı, kaşlarıysa saçından bariz bir şekilde daha koyuydu. Koyu renk gözleri, bir bakışta rengini tahmin edemeyeceğim kadar derindi. Elmacık kemikleri mermerden oyulmuş gibiydi ve gömleğinin altından pürüzsüz, elmas pırıltılı krem rengi teni görünüyordu.Tombala.Yüzüme sahte bir gülümseme yapıştırıp sarhoş gibi abartılı bir yürüyüşle yanma yaklaştım ve karşısındaki sandalyeye oturdum.“Selam yakışıklı,” dedim en cilveli sesimle. “Şimdi olmaz.” Heceleri yutarak telaffuz ediyordu, bariz bir İngiliz aksam vardı. Aptal gibi gözlerimi kırpıştırdım ve belki de gerçekten fazla içtiğimi, onu yanlış anladığımı düşündüm. “Efendim?” “İşim var.” Sesi sabırsızdı ve rahatsız olmuş gibiydi. Kafam karıştı. Yanılmış olabilir miydim? Emin olmak için uzanıp bir parmağımı hafifçe elinin üzerinde gezdirdim.
Damarları neredeyse teninden taşıyordu öldüreceğim kişinin son zamanları olmak gibi güzel bir şey yoktu. Kelimelerin üzerinden tökezleyerek ayartıcı bir cümle bulmaya çalıştım. "Merak ettim, yalnızca, şeey..." İşin gerçeği, daha önce böyle bir şey hiç başıma gelmemişti. Nasıl davranmam gerektiğini, gerçek bir profesyonelin böyle bir durumda ne yapacağını bilmiyordum. "Düzüşmek ister misin?" Kelimeler ağzımdan dökülüvermişti. İşi olduğunu söyledikten sonra başını çevirmişti, bu son cümlem üzerine tekrar bana döndü. Yüzünde, eğlendiğini gösteren hafif bir gülümseme vardı. O koyu renk gözler, değer biçer gibi beni baştan aşağı süzdü. “Yanlış zaman tatlım. Beklemen gerek. Şimdi iyi bir kuş ol ve uç, ben seni bulurum.”Elinin bir hareketiyle beni savuşturdu. Şaşkın bir şekilde sandalyeden kalkıp uzaklaşırken olanlara bir türlü inanamıyor, kafamı hayretle iki yana sallayıp duruyordum.Şimdi onu nasıl öldürecektim?Sersemlemiştim, kendime bir göz atmak için hemen tuvalete gittim. Saçım iyi görünüyordu; elbette her zamanki gibi göz alıcı bir sarıydı ama fena değildi. Ve üstümde şanslı bluzum vardı. Son iki herifi haklamamda bu bluzun bana bayağı yardımı olmuştu. Dudaklarımı aralayıp dişlerimi kontrol ettim. Aralarına bir şey sıkışmamıştı.
O an aklıma tek bir mantıklı açıklama gelmişti. Adam gay olabilir miydi? Bunu biraz düşündüm. Her şey mümkündü. Bunun en açık kanıtı da bendim sonuçta. Belki de onu izlemeliydim. Kadın ya da erkek, birini tavladığında onu takip ederdim. Bir karara varmış olmanın özgüveniyle kulübe geri döndüm. Gitmişti. Üzerine eğildiği masa boştu ve havada ondan hiç iz kalmamıştı. Gözlerim aceleyle barı, dans pistini ve ayrılmış bölmeleri taradı. Hiçbir yerde yoktu. Tuvalette çok zaman geçirmiş olmalıydım. Kendime küfrederek bara döndüm ve yeni bir içki söyledim. Alkol, duyularımı köreltmeyi beceremese de bir şeyler içmek hiç yoktan iyiydi. Bu gece kendimi işe yaramaz hissediyordum. “Güzel bir kadın asla yalnız içki içmemeli,” dedi hemen yanımda bir ses. Karşılık vermek için döndüğümde, adamın fotoraftaki arkadaşı olduğunu gördüm. Elimden kaçırdığım önceki kişiden dört ton kadar daha koyu kahverengi saçlar, turkuvaz rengi gözler. Vay be, anlaşılan bu benim şanslı gecemdi. “Yalnız içmeyi hiç sevmem aslında.” Güzel dişlerini göstererek gülümsedi. “Yalnız mısın?” “Yalnız olmamı mı istersin?” Cilveli bir şekilde gözlerimi kırpıştırdım. Bu seferkinin hiç kurtuluşu yoktu. “Hem de çok isterim.” Sesi bir fısıltıya dönüşmüş, gülümsemesi derinleşmişti. Tanrım, hepsinin de diksiyonu ne kadar güzeldi. Seks hatlarında çalışsalar büyük rağbet görürlerdi. “Yalnızdım. Ama şimdi seninleyim.”Başımı flört edercesine bir yana devirdim, böylece boynumu açıkta bırakmış oldum. Gözleriyle hareketimi izledi ve dudaklarını yaladı. Ah güzel, acıkmış bu. "İsmin ne, güzel bayan?”
“Cat.” Cat, Catherine’in kısaltmasıydı. Gülümsemesi daha da genişledi. “Ne kadar değişik bir isim.” Adamın ismi Kevin’dı. Yirmi sekiz yaşındaydı ve mimar dı ya da en azından öyle olduğunu iddia ediyordu. Kısa süre önce nişanlanmış ama nişanlısı onu terketmiş. Tek isteği, tatlı bir kız bulmak ve onunla mutlu bir yuva kurmakmış. Bunları dinlerken o kadar eğlendim ki neredeyse içkimi adamın üstüne püskürtecektim. Bir yığın saçmalık. Birazdan beyaz çitli bir evin fotoğraflarını çıkarıp gösterecekti. Tabii ki bir taksi çağırmama gerek yoktu. Beni burada yalnız başıma bırakıp giden hayali arkadaşlarım ne kadarda düşüncesizdi. Beni arabayla eve bırakmayı teklif etmesi büyük incelikti. Ah, elbette bu arada bana göstermek istediği bir şey olacaktı. Eh, benim de ona göstermek istediğim bir şey vardı. İçinde birinin öldürülmediği bir arabayı ortadan kaldırmanın daha kolay olduğu tecrübeyle sabitti. Bu yüzden üzerime hamle yaptığı anda, Volksvvagen’in yolcu kapısım açıp çok korkmuş gibi çığlıklar atarak kaçmaya başladım. Issız bir yer seçmişti. Çoğu böyle yapardı. Bu yüzden iyi niyetli birinin çığlıklarımı duyup yardıma koşması ihtimali yoktu. Beni kontrollü adımlarla takip etti, yalpalayarak yürümem onu hoşnut etmişti. Ayağım takılmış gibi yaptım ve gelip tepemde durduğunda ağlar gibi sesler çıkardım. Yüzü artık gerçek doğasını yansıtıyordu. Suratına yayılan kötü
niyetli gülümse, pis kişiliğini ortaya çıkarıyordu. Olduğum yerde debelenirken bir yandan da cebime soktuğum elimi gizliyordum. “Canımı yakma!” Eğildi, boynumun arkasını tuttu. “Sadece bir an için acıyacak.” Tam o anda vuruşumu yaptım. Elim yılların tecrübesiyle harekete geçti ve tuttuğum silah, adamın kalbini deşti. Göz kapakları hareketsiz kalıp çenesi düşene kadar elimdeki bıçağı göğsünde tekrar tekrar çevirdim. Sonunda onu geri ittim ve kanlı ellerimi pantolonuma sildim. “Haklıydın.” Nefes nefese kalmıştım. “Bak, acın sadece bir saniye sürdü. ”Çok sonra, sabaha karşı hayli geç bir saatte evime döndüğümde ıslık çalıyordum. Ortada hiç bir delil yoktu, eldivenlerim ellerimdeydi.
Evet, kardeşimin bir katilini daha hakladım! Hem de hırpalanmadan ve yolda polis tarafından durdurulmadan. İnsan başka ne ister?
Bir hafta sonra kulüpten eve bir kere daha döndükten sonra, evin yanmakta olan halini gördüm. Eve zar zor girdiğimde ise annemin ölü bedenini yanarken gördüm. Barda karşılaştığım beni tersleyen kişide ölü haldeydi. Polisler eve geldiler olayı çözemedikten sonra dosyayı kapattılar. Karşılıklı cinayet olarak gösterdiler.
Bir ekibe katıldım, para karşılığı insan öldürüyorduk. İl-legal bir iş olduğu için kötü insanları vuran kişiler oluyorduk. Kendimi avutma şeklim o yöndeydi.
İşler gittikçe daha büyük rakamlara ulaşıyordu, bazen ise kolay işler oluyordu.
Çapkın bir kadın gibi davranarak hedefin aracına binmek daha kolay oluyordu. Bu işin sonu gelmiyordu ben gittikçe yorulmaya başladım.
Bir ay sonra yeni bir hayat için kirli ruhların dolu olduğu Los Santos şehrine uçakla gittim. Şehire alışmaya çalışıyorum.
Arkadaşımın bağlantısı olduğu kişiyle görüşmek için bana verdiği numarayı aradım. Beni gelip alacaklarını, ardından görüşmeye götüreceklerini söylediler. İki tarafımda ve ön taraftaki adamlar gayet ciddi görünümlü kişilerdi. Gözlerini kırpmadan önlerine bakan tipler. Mekana geldiğimizde aşağıya inip, benim araçtan inmemi beklediler araçtan indiğimde ise yavaş adımlarla onları takip ederek içeriye doğru yürüdüm.
Beni karşılayan kişinin kim olduğunu bilmiyordum, lakin anlamadıydım zengin ve bu kadar adamı olan birisi neden beni karşılasınki. Bu benim düşünce olarak yaptığım hatalardan birisi oldu, konu üzerinde çok düşünen takıntı yapan biriyim. Mükemmelliyeti severim, o yüzden cinayetlerim her zaman temiz bir şekilde sonuçlanmıştır. Ofise hızlı adımlarla ilerledim. Bana verilecek paketi teslim aldım, mekandan ayrıldıktan sonra otelden bir oda kiraladım. Şehirde tek başımayım, bir şekilde illegal olayların içerisine gireceğimden eminim.